Sarah Churchwell - 12 Haziran 2008 - The Guardian
'Sex and the City' filminin daha dumanı tüterken şimdi de Audrey Tautou'nun başrolünü oynadığı 'Zengin Avcısı' (Priceless / Hors de Prix) adlı film İngiltere'de gösterime giriyor.
2006 yılında çekilen ve İngiltere'ye çok gecikmeli gelen filmde, servetinden yararlanmak için bir erkeği baştan çıkaran bir kadının öyküsünü izliyoruz. ( Yoksa biz bu filmi görmüş müydük? Hani 2003 tarihli 'Dayanılmaz Zulüm' filmi, başrollerde George Clooney ve Catherine Zeta-Jones. Hatırladınız mı?)
Gerçek hayattaki kadınlar da aynı yoldan gidip aynı şeyleri yapmaya teşvik mi ediliyor yoksa? Zengin koca bulmaya yönelik özel websiteleri, işin sırlarını öğreten kitaplar ve bu türden bir hayatın ne kadar güzel olduğunu haykıran tişörtler.
'Zengin Avcısı' bir Fransız filmi. Daha önce 'Amelie' filminde hayata ve insanlara duyduğu sevgisiyle bizleri mest eden Audrey Tautou bu 'şirin' romantik komedi filminde erkek avcısı bir vamp kadın olma yolunda.
Çocuksu bir masumlulukla şirin genç kız pozları keserek kalplerimize giren ama ondan sonra seksi bir kadın imajına bürünmek isteyen kimler gelip geçmedi ki bu sahnelerden?
Zengin Asvcısı filmi 'Sex and the City'nin Fransız versiyonu değil. Ama seyrederken arada o kadar çok paralellikler görüyorsunuz ki kadınların eski klişelere ve materyalizme bu kadar bağlı olmaları sizi biraz burkuyor. Kadınların hayattaki amacının 'zengin koca bulup rahat ve zengin bir hayat sürmekten ibaret' olduğu fikri 1950'lerde veya 1960'lrda kaldı sanıyorduk. Öyle ya, kendi ayakları üstünde durmak, kendi vücutları üzerinde hak sahibi olmak yolunda 1968'den bu yana Batı dünyasının kadınları çok uzun ve sancılı mücadelelerden geçti. Çok acılar çektiler. Ama o da ne? Meğer başladığımız yere dönmüşüz!
Belki de insan doğasının bir gereğidir bu: En az zahmetli yoldan gitmek isteriz. Ama 'evlilik' yoluyla elde edilecek bir servete ve rahat yaşam tarzına sahip olmak hayali 'gelişmiş' dünyanı kadınlarını en ufak şekilde rahatsız etmiyor bile.
Hikayenin başlangıcını hatırlıyor musunuz? 1961 tarihli 'Tiffany'de Kahvaltı' filminde 'tiffany' aslında güvenli bir ortamı sembolize etmekteydi. Yani bir kadının asıl hayali 'güvenli ve huzurlu' bir ortamda hayata devam edebilmek olarak sunulmuştu. Ama yarım yüzyıl sonra gene aynı yere döndük: Bir kadının gerçekten ama gerçekten istediği şey buymuş meğerse.
Bunu bize tekrar hatırlatan 'Sex and the City' dizisine teşekkür edelim.
(Ah evet, sinema salonuna giderken kendinize sorduğunuz soru Mr.Big ile Carrie'nin en sonunda "evlenmesi" ile ilgili değil miydi?)
|
DİĞER CİNSELLİK HABERLERİ
|
|






